<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?><feed xmlns="http://www.w3.org/2005/Atom" ><generator uri="https://jekyllrb.com/" version="3.10.0">Jekyll</generator><link href="/feed.xml" rel="self" type="application/atom+xml" /><link href="/" rel="alternate" type="text/html" /><updated>2026-04-14T10:31:19+00:00</updated><id>/feed.xml</id><title type="html">The Archive of Small Things</title><subtitle>A collection of essays reflecting on solitude, observation,  and the small tensions of everyday life.</subtitle><entry><title type="html">Muscari</title><link href="/2026-04-14/muscari" rel="alternate" type="text/html" title="Muscari" /><published>2026-04-14T10:15:00+00:00</published><updated>2026-04-14T10:15:00+00:00</updated><id>/2026-04-14/muscari</id><content type="html" xml:base="/2026-04-14/muscari"><![CDATA[<p>Parmak, basamak, çanak ve çatlak; eşik, çentik, kılçık ve V-çentik; rampa, Şeytan rampası, Şeytan deresi; balıksırtı, bıçaksırtı, akıntı, çıkıntı; kanal, kale, doruk ve oluk; duvar, kulvar; set, bant, bel, omuz, yüz, burun, boyun, göze, parmak, beşparmak; amfitiyatro; baca, dihedral, geçit, hörgüç; kütle, mahmuz; negatif, pozitif; balkon; yamaç, dölek, su oluğu; vadi ve zirve; çarşak, çarşak, çarşak, çarşak, çarşak, çarşak, çarşak, …</p>

<p>Omurlarımın arası açılıyor, kavisin düğümü kalçama kadar indi. Omuzlarım geriye çıkıyor, kürek kemiklerim birbirine değecek. Ensem sıkıştı. Çenem yükseliyor. Dönüşüyorum, kendi içimden çıkacağım. Nefesimi tutmuşum. Boğulacak gibiyim. İçimdekini bıraktım. Şimdi daha sıkı basıyorum. Ayakkabılarıma doğru bakıyorum. Toprak meleği yapmışım. Dönüşüyorum, titreşiyorum, uçuyorum, bakın bana şimdi.</p>

<p>Başımı kaldırıyorum, kalan yol hiç değişmemiş. Ayakkabıma küçük bir taş parçası girmiş ve çiziyor. Duramıyorum. Durup da çıkaramıyorum. Başımdan akan, damlayan sıcak ter gözümde birikiyor. Terli elimle, başparmağımın tabanıyla siliyorum. Gözümü daha çok yakıyor. Gözümü açtım — keçi boku.</p>

<p>Aladağlar, beni — Cuma akşamı bir buçuk milyon, bin beş yüz ya da bir buçuk liralık bira ile Pazartesi sabah 8:30 kalkülüsü arasında sıkışmış prekaryayı — alır; o beyhude heyecanımı büyütür, dallandırıp budaklandırır ve bir kuruma dönüştürür.</p>

<p>Dağı arzuluyorum. Burayı değil. İstanbul’dan Niğde’ye açık otobüs bileti, on iki saat; yol boyunca ördek gibi toplanan, orta koridoru sağlı sollu dolduran istiflenmiş amcalar, koltuklarının üzerinde kasket bulutu. Tan ışığında Hasandağı otoyolun doğusunda kalıyor, gölgesi batıya uzanıyor, daha saatler var. Niğde’ye varış, minibüs, sigara kokusu sinmiş koltuk minderi; sonra yolçatında inip bir saat yürüyüş. Bir önceki akşam yedi sularında binip öğleden sonra çarşağa varmak.</p>

<p>Geri tırmanıyorum. Tek ayağım önümde, diğeri kaya göbeğinin altında bir yerde, basamak arıyor, yüzün üzerinde geziniyor, çıkıntıları hissetmeye çalışıyor. İki büklüm oldum. Soğuk ter… Tuttuğum yerlerden birisi çürük, diğeri değil. Hiç de haz almıyorum. Keşke bitse. Sırtımdaki çanta ağırlaşıyor. Saatler geçti. Bir dahaki gelişimde buradan inmeyeceğim. Bir dahaki sefer şu sırttan inerim. En azından yüzüm vadiye döner. Yüzümü vadiye dönüyorum. İki elimi dizlerime dayayıp öne doğru eğiliyorum. Vadi tabanı. Geçen yüzyıldan kalma paslanmış bir konserve tenekesi, sığırkuyruğu, çoban yastığı ve o muscari.</p>

<p>Derin mavi, gök mavisi, bulut beyazı… Çok küçük beş altı sıra çiçekten oluşuyor. En üstteki çiçekler lavanta ile leylak mavisi, uçları kapalı ampul gibiler. Aşağı doğru bulbların ağızları açılıyor. Dişleri ise beyaz. Arap sümbülü, dağ sümbülü epi topu üç santimetre — dağın buz ve gök mavisini, gece bivakının, donmuş ayak başparmağının morunu, kar, buz ve bulut beyazını taşıyor. İsmiyle müsemma — Muscari neglectum: ihmal edilmiş, gözden kaçırılmış.</p>

<p>Utrecht’te verandamda duruyor.</p>]]></content><author><name>Ali Ozbakir</name></author><category term="essays" /><category term="sublime" /><category term="attention" /><summary type="html"><![CDATA[Parmak, basamak, çanak ve çatlak; eşik, çentik, kılçık ve V-çentik; rampa, Şeytan rampası, Şeytan deresi; balıksırtı, bıçaksırtı, akıntı, çıkıntı; kanal, kale, doruk ve oluk; duvar, kulvar; set, bant, bel, omuz, yüz, burun, boyun, göze, parmak, beşparmak; amfitiyatro; baca, dihedral, geçit, hörgüç; kütle, mahmuz; negatif, pozitif; balkon; yamaç, dölek, su oluğu; vadi ve zirve; çarşak, çarşak, çarşak, çarşak, çarşak, çarşak, çarşak, … Omurlarımın arası açılıyor, kavisin düğümü kalçama kadar indi. Omuzlarım geriye çıkıyor, kürek kemiklerim birbirine değecek. Ensem sıkıştı. Çenem yükseliyor. Dönüşüyorum, kendi içimden çıkacağım. Nefesimi tutmuşum. Boğulacak gibiyim. İçimdekini bıraktım. Şimdi daha sıkı basıyorum. Ayakkabılarıma doğru bakıyorum. Toprak meleği yapmışım. Dönüşüyorum, titreşiyorum, uçuyorum, bakın bana şimdi. Başımı kaldırıyorum, kalan yol hiç değişmemiş. Ayakkabıma küçük bir taş parçası girmiş ve çiziyor. Duramıyorum. Durup da çıkaramıyorum. Başımdan akan, damlayan sıcak ter gözümde birikiyor. Terli elimle, başparmağımın tabanıyla siliyorum. Gözümü daha çok yakıyor. Gözümü açtım — keçi boku. Aladağlar, beni — Cuma akşamı bir buçuk milyon, bin beş yüz ya da bir buçuk liralık bira ile Pazartesi sabah 8:30 kalkülüsü arasında sıkışmış prekaryayı — alır; o beyhude heyecanımı büyütür, dallandırıp budaklandırır ve bir kuruma dönüştürür. Dağı arzuluyorum. Burayı değil. İstanbul’dan Niğde’ye açık otobüs bileti, on iki saat; yol boyunca ördek gibi toplanan, orta koridoru sağlı sollu dolduran istiflenmiş amcalar, koltuklarının üzerinde kasket bulutu. Tan ışığında Hasandağı otoyolun doğusunda kalıyor, gölgesi batıya uzanıyor, daha saatler var. Niğde’ye varış, minibüs, sigara kokusu sinmiş koltuk minderi; sonra yolçatında inip bir saat yürüyüş. Bir önceki akşam yedi sularında binip öğleden sonra çarşağa varmak. Geri tırmanıyorum. Tek ayağım önümde, diğeri kaya göbeğinin altında bir yerde, basamak arıyor, yüzün üzerinde geziniyor, çıkıntıları hissetmeye çalışıyor. İki büklüm oldum. Soğuk ter… Tuttuğum yerlerden birisi çürük, diğeri değil. Hiç de haz almıyorum. Keşke bitse. Sırtımdaki çanta ağırlaşıyor. Saatler geçti. Bir dahaki gelişimde buradan inmeyeceğim. Bir dahaki sefer şu sırttan inerim. En azından yüzüm vadiye döner. Yüzümü vadiye dönüyorum. İki elimi dizlerime dayayıp öne doğru eğiliyorum. Vadi tabanı. Geçen yüzyıldan kalma paslanmış bir konserve tenekesi, sığırkuyruğu, çoban yastığı ve o muscari. Derin mavi, gök mavisi, bulut beyazı… Çok küçük beş altı sıra çiçekten oluşuyor. En üstteki çiçekler lavanta ile leylak mavisi, uçları kapalı ampul gibiler. Aşağı doğru bulbların ağızları açılıyor. Dişleri ise beyaz. Arap sümbülü, dağ sümbülü epi topu üç santimetre — dağın buz ve gök mavisini, gece bivakının, donmuş ayak başparmağının morunu, kar, buz ve bulut beyazını taşıyor. İsmiyle müsemma — Muscari neglectum: ihmal edilmiş, gözden kaçırılmış. Utrecht’te verandamda duruyor.]]></summary></entry><entry><title type="html">Eşikler</title><link href="/2026-03-06/esikler" rel="alternate" type="text/html" title="Eşikler" /><published>2026-03-06T16:00:00+00:00</published><updated>2026-03-06T16:00:00+00:00</updated><id>/2026-03-06/esikler</id><content type="html" xml:base="/2026-03-06/esikler"><![CDATA[<p>Ayakkabımı bağlarken kaşlarımı çattığımı fark ediyorum. Dışarısı hâlâ karanlık — şafak sökmeye daha bir saat var. Bir önceki akşam her şeyi hazırlamıştım — yine de kapının eşiğinde duruyorum: bir şey unuttum mu? Henüz tekini giydiğim ayakkabımı çıkarıp odaları bir kez daha dolaşıyorum, güya bir eksiği hatırlayacakmışım gibi. Ev uyuyor. <em>Bu çok kötü bir zaman</em>, diyorum kendi kendime. Ama olacaksa şimdi olmalı — uzun bir koşu bu sabahki. Yola çıktıktan sonra geri dönmek, bitirmekten daha zor olacak.</p>

<p>Kapının kapanmasını sırtımda yavaşlatıyorum — kilitleniyor. Bir bisikletin farı karanlığı bölüyor. Zincirinin şıngırtısı, sonra sessizlik. Gelmesiyle gitmesi bir — o da yersiz bir misafir. Patikada doğuya doğru yol alıyorum. Yazın salkım söğütün ağırlaşmış dalları yüzüme çarpar, çalı çırpı patikayı kapatırdı. Ama kışın değmeye çekiniyorlar. Ancak zeminle temas ediyorum — o da ayakkabının kalın tabanı aracılığıyla. Ölçümü bulmak için hâlâ zamana ihtiyacım var. Burnuma giydiğim yeni kıyafetin taze manifatura kokusu geliyor. Suyumdan bir yudum alıyorum; içim ürperiyor. Aynı anda yarım saat önce içtiğim kahvenin tadını tekrar alıyorum. Hazırım.</p>

<p>Altımdaki zeminle birlikte hareket ediyorum. Rüzgârın yönü değişti; şimdi sağımdan geliyor. Ayaklarımın altındaki zeminin altının boş olduğunu nasıl anlarım? Dengemi sağlamak için adımları sıklaştırmamdan. Bunun farkına varınca bir adımımı diğerinin önüne atamıyorum. Duruyorum. Kısacık bir mesafede ve sürede dünya tersine döndü — büyülenmiş gibiyim. Dar bir yaya yolundayım ve yanında tren rayları karayolunun üzerinden geçiyor. Dörder şeritli gidiş ve dönüş trafiği dört metre aşağıda akıyor. Kuzey yönünde makas atan birkaç arabayı yukarıdan izliyorum. Küçük bir hata ile yol alev duvarına dönebilir. Yerinde çakılı bekleyenler ile son surat şerit değiştirenler birbirinden yalnızca birkaç metre uzakta. Ne yaptığımı fark edip harekete geçiyorum.</p>

<p>Şafak meltemi tam karşıdan yüzümü yalayarak geçiyor. Güneş tam da yolun sonundan doğacak. Ufuk kestane kızılı, vişne çürüğü, pamuk şeker pembesine boyanıyor — dağın, taşın rengi. Renk geçişleri, kenarları düzensiz, hareketli. Demek ufkun hemen üzerinde bulutlar var. Güneş doğduktan kısa süre sonra bulutların üzerine çıkacak. Ne olurdu sanki güneş olduğu yerde kalsa? Yüzümü beceriksiz bir gülümseme kaplıyor — suratım donduğu için olsa gerek. Adımlarım hızlanıyor.</p>

<p>Ana yoldan sapıp orman yoluna giriyorum. Artık ormanla beni ayıran Kromme Rijn deresini geçen ahşap bir köprü. Üzerim ağaç örtüsüyle kaplı. Beraberimde taşıdığım buz kestiğim soğuk havayla, yapışkan hava yer değiştiriyor. Toprak zeminden fışkırmış ağaç köklerinin üzerinden atlayarak devam ediyorum. Düzensiz orman patikalarında rastgele koşuyorum. Ne zaman bir yol ayrımıyla karşılaşsam kuzeye doğru gideni seçiyorum. Ormanda çok uzun kalamam.</p>

<p>Beni gökkuşağı karşılıyor. Kolumu hafifçe kaldırıp, her bir rengi parmaklarımla dokunarak sayıyorum. Önce hızlıca mordan kırmızıya doğru. Hâlâ orada, bu sefer acele etmeden, geriye, kırmızından mora. Renkler ne kadar berrak, sınırları ne kadar net. Ardında gri gökkubbe olduğu için herhalde. Ardımda kalan orman daha sarımtrak bir renkle doluyor. Ormanın tozunu, dumanını, neminin hareketini seyrediyorum. Bir örümcek sallanıyor kayın yaprağının tırnaklı kenarından. Tekrar önüme dönüyorum. Bu gördüğüm ne ilk ne de son gökkuşağı. Fakat gördüklerimin en heybetlisi.</p>

<p>Gökkuşağını kovalıyorum artık.</p>

<p>Kromme Rijn deresinin kenarına gelmişim bile. Genişçe ahşap bir köprüyü aşıyorum ve derenin güney kıyısındaki balçık patikaya varıyorum. Dere geniş, sağlı sollu sazlıkla bezeli, envai su kuşu şakalaşıyor, kahkaha atıyorlar. Bir geçide giriyorum.</p>

<p>Hiçbir şey görmüyorum. Tavan saçlarımı sıyırıyor. Hızlanıyorum. Burnuma idrar ve dışkı kokusu geliyor. Uğultu kesikli, pes — sanki ses benimle birlikte hareket ediyor. Geçidin üstünden ara ara araçlar geçiyor. Gözlerim karanlığa alışınca evsiz yatakları görüyorum. Yavaşladım. Bastığım şey bir uzuv değilmiş. Burada uyumak istemem ama uyuyabilirim. Bu kadar karanlığa, tekinsizliğe rağmen korkmuyorum. Ne tuhaf, güneydeki viyadükte ne kadar huzursuzdum oysa. Geçitten sonra derenin öbür yanında sayfiye tipi müstakil evler başlıyor. Çamurlu yol kurudu. Tekrar hızlanıyorum. Artık sert zeminde koşuyorum.</p>

<p>Az sonra şehrin içine giriyorum. Pieter Baan Centrum yanından geçiyorum. Yüksek güvenlik duvarı ve dikenli tellerle örülü, derenin kenarında, patikanın sonu. Demir çit, kameralar, gözetleme noktaları, dosya kağıdı büyüklüğünde pencereleri tellerle kapalı. Son beşyüz metre… Anahtarı çeviriyorum, nefesim ve nabzım saniyeler içinde normale dönüyor. Ev sessizdi çıkarken, şimdi ise bomboş. Saat daha 9:00 bile olmadı. Gün yeni başlıyor ama ben bir ömür yaşadım.</p>]]></content><author><name>Ali Ozbakir</name></author><category term="essays" /><category term="sublime" /><summary type="html"><![CDATA[Ayakkabımı bağlarken kaşlarımı çattığımı fark ediyorum. Dışarısı hâlâ karanlık — şafak sökmeye daha bir saat var. Bir önceki akşam her şeyi hazırlamıştım — yine de kapının eşiğinde duruyorum: bir şey unuttum mu? Henüz tekini giydiğim ayakkabımı çıkarıp odaları bir kez daha dolaşıyorum, güya bir eksiği hatırlayacakmışım gibi. Ev uyuyor. Bu çok kötü bir zaman, diyorum kendi kendime. Ama olacaksa şimdi olmalı — uzun bir koşu bu sabahki. Yola çıktıktan sonra geri dönmek, bitirmekten daha zor olacak. Kapının kapanmasını sırtımda yavaşlatıyorum — kilitleniyor. Bir bisikletin farı karanlığı bölüyor. Zincirinin şıngırtısı, sonra sessizlik. Gelmesiyle gitmesi bir — o da yersiz bir misafir. Patikada doğuya doğru yol alıyorum. Yazın salkım söğütün ağırlaşmış dalları yüzüme çarpar, çalı çırpı patikayı kapatırdı. Ama kışın değmeye çekiniyorlar. Ancak zeminle temas ediyorum — o da ayakkabının kalın tabanı aracılığıyla. Ölçümü bulmak için hâlâ zamana ihtiyacım var. Burnuma giydiğim yeni kıyafetin taze manifatura kokusu geliyor. Suyumdan bir yudum alıyorum; içim ürperiyor. Aynı anda yarım saat önce içtiğim kahvenin tadını tekrar alıyorum. Hazırım. Altımdaki zeminle birlikte hareket ediyorum. Rüzgârın yönü değişti; şimdi sağımdan geliyor. Ayaklarımın altındaki zeminin altının boş olduğunu nasıl anlarım? Dengemi sağlamak için adımları sıklaştırmamdan. Bunun farkına varınca bir adımımı diğerinin önüne atamıyorum. Duruyorum. Kısacık bir mesafede ve sürede dünya tersine döndü — büyülenmiş gibiyim. Dar bir yaya yolundayım ve yanında tren rayları karayolunun üzerinden geçiyor. Dörder şeritli gidiş ve dönüş trafiği dört metre aşağıda akıyor. Kuzey yönünde makas atan birkaç arabayı yukarıdan izliyorum. Küçük bir hata ile yol alev duvarına dönebilir. Yerinde çakılı bekleyenler ile son surat şerit değiştirenler birbirinden yalnızca birkaç metre uzakta. Ne yaptığımı fark edip harekete geçiyorum. Şafak meltemi tam karşıdan yüzümü yalayarak geçiyor. Güneş tam da yolun sonundan doğacak. Ufuk kestane kızılı, vişne çürüğü, pamuk şeker pembesine boyanıyor — dağın, taşın rengi. Renk geçişleri, kenarları düzensiz, hareketli. Demek ufkun hemen üzerinde bulutlar var. Güneş doğduktan kısa süre sonra bulutların üzerine çıkacak. Ne olurdu sanki güneş olduğu yerde kalsa? Yüzümü beceriksiz bir gülümseme kaplıyor — suratım donduğu için olsa gerek. Adımlarım hızlanıyor. Ana yoldan sapıp orman yoluna giriyorum. Artık ormanla beni ayıran Kromme Rijn deresini geçen ahşap bir köprü. Üzerim ağaç örtüsüyle kaplı. Beraberimde taşıdığım buz kestiğim soğuk havayla, yapışkan hava yer değiştiriyor. Toprak zeminden fışkırmış ağaç köklerinin üzerinden atlayarak devam ediyorum. Düzensiz orman patikalarında rastgele koşuyorum. Ne zaman bir yol ayrımıyla karşılaşsam kuzeye doğru gideni seçiyorum. Ormanda çok uzun kalamam. Beni gökkuşağı karşılıyor. Kolumu hafifçe kaldırıp, her bir rengi parmaklarımla dokunarak sayıyorum. Önce hızlıca mordan kırmızıya doğru. Hâlâ orada, bu sefer acele etmeden, geriye, kırmızından mora. Renkler ne kadar berrak, sınırları ne kadar net. Ardında gri gökkubbe olduğu için herhalde. Ardımda kalan orman daha sarımtrak bir renkle doluyor. Ormanın tozunu, dumanını, neminin hareketini seyrediyorum. Bir örümcek sallanıyor kayın yaprağının tırnaklı kenarından. Tekrar önüme dönüyorum. Bu gördüğüm ne ilk ne de son gökkuşağı. Fakat gördüklerimin en heybetlisi. Gökkuşağını kovalıyorum artık. Kromme Rijn deresinin kenarına gelmişim bile. Genişçe ahşap bir köprüyü aşıyorum ve derenin güney kıyısındaki balçık patikaya varıyorum. Dere geniş, sağlı sollu sazlıkla bezeli, envai su kuşu şakalaşıyor, kahkaha atıyorlar. Bir geçide giriyorum. Hiçbir şey görmüyorum. Tavan saçlarımı sıyırıyor. Hızlanıyorum. Burnuma idrar ve dışkı kokusu geliyor. Uğultu kesikli, pes — sanki ses benimle birlikte hareket ediyor. Geçidin üstünden ara ara araçlar geçiyor. Gözlerim karanlığa alışınca evsiz yatakları görüyorum. Yavaşladım. Bastığım şey bir uzuv değilmiş. Burada uyumak istemem ama uyuyabilirim. Bu kadar karanlığa, tekinsizliğe rağmen korkmuyorum. Ne tuhaf, güneydeki viyadükte ne kadar huzursuzdum oysa. Geçitten sonra derenin öbür yanında sayfiye tipi müstakil evler başlıyor. Çamurlu yol kurudu. Tekrar hızlanıyorum. Artık sert zeminde koşuyorum. Az sonra şehrin içine giriyorum. Pieter Baan Centrum yanından geçiyorum. Yüksek güvenlik duvarı ve dikenli tellerle örülü, derenin kenarında, patikanın sonu. Demir çit, kameralar, gözetleme noktaları, dosya kağıdı büyüklüğünde pencereleri tellerle kapalı. Son beşyüz metre… Anahtarı çeviriyorum, nefesim ve nabzım saniyeler içinde normale dönüyor. Ev sessizdi çıkarken, şimdi ise bomboş. Saat daha 9:00 bile olmadı. Gün yeni başlıyor ama ben bir ömür yaşadım.]]></summary></entry><entry><title type="html">Imagine, Being There</title><link href="/2025-11-08/imagine-being-there" rel="alternate" type="text/html" title="Imagine, Being There" /><published>2025-11-08T20:00:00+00:00</published><updated>2025-11-08T20:00:00+00:00</updated><id>/2025-11-08/imagine%20being%20there</id><content type="html" xml:base="/2025-11-08/imagine-being-there"><![CDATA[<p>Van Zijstweg’den şehre doğru giderken, zamanda bir yolculuk yaptığımı hissederim. Bu yol boyunca ve üzerindeki köprüden Merwedekanaal’i geçerken, aynı zamanda Utrecht’in yüz yıl önceki kent–kır sınırını geçiyorum. Bu sınır başlangıçta çok açıktır: sadece kanalın kendisi değil, üzerinden geçen yolun güneyinde yer alan Veilinghaven’in minyatür liman dokusu ile kuzeyindeki Jaarbeurs’un devasa otoparkı, alçak sanayi tipi yapıları… Gündüz buradan geçerken kanalda kürek çekenler, kanal boyunca koşanlar; kanalın kavisi sayesinde güneyde artan derinlik ve batıda uzaktan görülen Transwijk parkının ağaçları içimi açar. Mutlu hissederim. Diğer taraftan, sınır bulanıktır: kent tarafında 150 yaşında bir bahçıvan evi, Huis van Mien; kır tarafında ise ilk petrol istasyonlarından biri, Villa Jongerius. Artık ikisi de anıt. 
<!-- more --></p>

<p>Akşamları burası başka bir yere dönüşür. Merwedekanaal’in Croeselaan’a bağlandığı son kısımdaki apartman bloklarını saymazsam burada pek yaşayan da yoktur. O yüzden geceleri iyice karanlık ve ıssız olur. Gündüz ne kadar ferahsa akşamları o kadar tekinsiz.</p>

<p>İlk defa 15–20 sene önce, oldukça soğuk bir kış akşamı, Van Zijstweg’den şehre doğru bisikletimle giderken gördüm onu. Henüz Rabobank’in devasa binası, Jaarbeurs’un Croeselaan’a bakan tarafındaki yüksek katlı konutlar yoktu. Hatta sanırım Veilinghaven’in gerisindeki apartman blokları da yeni yapılıyordu. Böylece baktığım yönde hiçbir engel yoktu. Köprüyü geçerken, kendi kendine yanan ve sönen, araba, bisiklet ve yaya trafik lambalarına hükmeden yedi katlı Gebouw Zilver’in üzerindeki devasa neon pano, ıssız kavşağın başında yolumu kesti. Neon ışıkları ritmik olarak yanıp sönüyor, kırmızı ve mavi arka arkaya titriyor, adeta yalnızca benimle konuşuyordu. İçinde hareket ettiğim hava ne kadar soğuksa, kırmızısı o kadar sıcak ve hayat doluydu; soğuk ıssızlıkla örülmüş boşlukta bana bir davet sunuyor, yalnızlığımda hayranlık ve haz uyandırıyordu.</p>

<p>Mavi “Imagine” gerçekliği, aklı ve sükûneti fısıldıyordu; kırmızı “Being there” ise sıcacık, canlı bir çağrıydı — içimde hafif bir titreme, kalbimde ise tuhaf bir ısınma bırakıyordu. Sırasıyla büyük harflerle yazılan bu iki kelime, aynı yerde yanıp sönüyor, boşluğu dolduruyor ve yalnızca benimle konuşuyor gibiydi. Keskin kenarlı mavi “Imagine” önce beliriyor, kısa bir aradan sonra içi dolu, yuvarlak hatlı kırmızı “Being there” onun içine sanki sıkışıyor; ritmik ışıklarıyla o ıssız kavşağı hem davetkar hem de büyüleyici kılıyor, merak, hayranlık ve hazzı canlı tutuyordu.</p>

<p>Neonun ritmi bana yaklaşırken, mesafe kısaldı ve dışsal tehlike beklentim yerini başka bir şeye bıraktı: kent kıyısında, iç sesimle istemediğim bir yüzleşmeye. Mesajlardan yalnızca birini okumuş olsaydım keşke… Ama hayır: “Imagine”, “Being there”, “Imagine” ardı ardına yanıp sönüyordu. Mavi, gerçekliği, akılcılığı, sükûneti ve tılsımıyla sezdiriyordu; kırmızıysa sıcaklık, canlılık ve hayalin çağrısıyla orada olmayı arzulatıyordu. Ayrıca herhangi bir şeyi düşlemeye davet etmiyordu; “here” değil, “there” – orada olmayı düşle, burayı boşver diyordu adeta. Bir yerleri hayal etmeye çalıştım; ama arzuladığım hiçbir yer yoktu.</p>

<p>Pedalı çevirdikçe zincirden gelen tıkırtı ağırlaştı; soğuk hava keskinleşiyordu, her nefes içimde buharlaşıp geri çekiliyordu. İlerliyordum ama gidemiyordum. Sanki yol benden uzaklaşıyordu; bisiklet kendi ekseninde dönüyordu. O an anladım: sorun dönmekte değildi, yola koyulmanın kendisindeydi. İçimdeki yay kırılmışti, hareketin anlamı boşluğa karışmıştı.</p>

<p>“Being there” yandığında ne palmiye ağaçlarıyla bezeli tropik bir ada, ne dağda sıcak bir kulübe, ne etrafımda sevdiklerimle çevrili bir ev, ne de sıcak, “gezellig” bir yer hayal edebildim. Hatta hepsi bana yanlış geldi; tıpkı mesajlardaki renkler gibi: hayal, fantazi kırmızı olmalıydı; gerçek, var olmak mavi. Burası bir seçenek değildi. Hayallerime mazhar olan bir yer de değildi. Tatminin başka bir yerde olduğuna dair bir mit gibiydi. Orası da belirsizdi ya! Hayallerim bittiği yere mi gelmiştim? Acaba boşluk muydu bu, kendi uçurumuma bakmak?</p>

<p>İçimde bir boşluk olduğunu hissettim; nefesimi tutmuş, bisikletin üzerinde bir an donup kalmıştım. Kalbim hızla atıyordu, ellerim gidonun soğuk metaline yapıştı; yüzümde ince bir ter vardı. Başım hafifçe döndü. Tedirginlikle birlikte başka bir şey yükseldi — tehlikenin verdiği tuhaf bir haz; derinin altından geçen soğuk bir elektrik. Bu, zihinsel bir tahlilden çok, bedenimde doğrulanan bir deneyimdi: kendi uçurumumu izliyordum.</p>

<p>Asıl sorun nostos, yani ‘eve dönüş’ isteği değil; sorun gitme yetisinin, yola koyulma becerisinin yokluğu — pompe’nin kaybı. Tabela bana sürekli ‘orada bir yer var’ diyordu, ama aynı anda o ‘orada’nın var olmayışı, ayrılma yetisinin elinden alınmış olduğunu hissettirdi. Kentin yüceliği artık taşların büyüklüğünde değil; vaat ile çürüme arasındaki gerilimde okunuyordu.</p>

<p>Panonun ışıkları her sönüp yeniden yandığında, harflerin kenarında ince bir kararma beliriyordu; zaman, panonun yüzeyini değil, vaadini aşındırıyordu. Şehrin yüceliği artık yüksek binalarda, parlak camlarda değil; o kararma anında, vaat ile çürüme arasındaki kılcal gerilimde görünür oluyordu. Işığın her yanıp sönüşü hem kentin hem de benim içimin sınırlarını yokluyordu.</p>

<p>Utrecht’ten ayrılıp İstanbul’a döndüğüm, orada yaşadığım on yıl boyunca zaman zaman aklıma gelirdi bu pano. Bir anıdan çok, adını koyamadığım, çözemediğim bir şeydi. Yıllar sonra şehre geri döndüğümde aynı ilanı daha cılız bulmuştum. Harflerden biri de daha cansızdı. On sene sonraki ilk karşılaşmam bana yeniden aynı hissi yaşatmıştı. Geçen kıştan bu yana ise ışıklarını kapattılar; artık akşamları belli bile değil. Hatta gündüzleri, “Imagine”in çerçevesinin daha belirgin olduğuna kanaat getirdim. Soluklaşan haliyle güçlü mesajı arasındaki gerilim, zamanın geçişiyle temsil ettiği şeyin birbirinden kopuşunu hatırlatıyor.</p>

<p>Yıllar sonra aynı yere döndüğümde, pano neredeyse silinmişti. “Imagine” hâlâ görünüyordu ama “Being there”in sıcaklığı sönmüştü. Işığın yerinde soğuk bir boşluk vardı. Calypso’nun adası kadar sessiz, bir o kadar uzak. Belki de yol hiç bitmemişti — sadece ışığın çekildiği yerde yeniden başlıyordu.</p>

<p>Yıllar sonra öğrendiğimde, hissettiğim şeyin kaynağına dair bir açıklama bulur gibi oldum; ama belki de anlamını bilmek, o ilk karşılaşmanın büyüsünü biraz eksiltti.</p>

<p>Bu panonun ne anlama geldiğini ancak yıllar sonra öğrendim. 2005 yılında Martin ve Inge Riebeek tarafından tasarlanmış. Meğer bu sanat eseriyle ‘cennet neye benzer?’ sorusunu sormak istemişler. Odysseus bile yeryüzündeki cenneti Calypso’nun yanında bulduğunda, hâlâ pompe eksikliğini ve nostos’un ateşini taşıyorsa, nihai yolun sonunu hayal etmek neye yarar?</p>

<h2 id="kaynakca">Kaynakca:</h2>
<p>Riebeek, M. &amp; I. (2005). Imagine Being There. Riebeek.net. Erişim: https://riebeek.net/imaginebeingthere.html Martin ve Inge Riebeek’in panosu “Imagine Being There” hakkında kendi sayfaları.</p>

<hr />

<!-- 
Kaynakca
1. https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/b/bf/HUA-210075-Plattegrond_van_de_stad_Utrecht_de_gemeente_Zuilen_en_de_bossen_bij_Amelisweerd_en_Rhijnauwen_op_het_grondgebied_van_de_gemeente_Bunnik_met_weergave_v.jpg
2. https://hetutrechtsarchief.nl/beeldmateriaal/detail/e1f0e5df-3d36-0ff2-e053-8f04000aa57a/media/51969e93-4ec1-3a78-dc58-1354b6b0c3e3?mode=detail&view=horizontal&q=kaart&rows=1&page=8
3. https://nl.wikipedia.org/wiki/Van_Zijstweg_51#
4. https://nl.wikipedia.org/wiki/Villa_Jongerius
5. https://nl.wikipedia.org/wiki/Veilinghaven
6. https://ilightu.nl/lichtkunst-2023/imagine-being-there/
7. https://www.utrecht.nl/nieuws/nieuwsbericht-gemeente-utrecht/mix-van-wonen-leven-en-werken-op-rabobank-terrein-aan-croeselaan#:~:text=Gebouw%20Zilver%2C%20dat%20vroeger%20het,en%20circa%20130%20duurzame%20woningen.
8. https://riebeek.net/imaginebeingthere.html
-->]]></content><author><name>Ali Ozbakir</name></author><category term="essays" /><category term="sublime" /><category term="decay" /><category term="crisis" /><summary type="html"><![CDATA[Van Zijstweg’den şehre doğru giderken, zamanda bir yolculuk yaptığımı hissederim. Bu yol boyunca ve üzerindeki köprüden Merwedekanaal’i geçerken, aynı zamanda Utrecht’in yüz yıl önceki kent–kır sınırını geçiyorum. Bu sınır başlangıçta çok açıktır: sadece kanalın kendisi değil, üzerinden geçen yolun güneyinde yer alan Veilinghaven’in minyatür liman dokusu ile kuzeyindeki Jaarbeurs’un devasa otoparkı, alçak sanayi tipi yapıları… Gündüz buradan geçerken kanalda kürek çekenler, kanal boyunca koşanlar; kanalın kavisi sayesinde güneyde artan derinlik ve batıda uzaktan görülen Transwijk parkının ağaçları içimi açar. Mutlu hissederim. Diğer taraftan, sınır bulanıktır: kent tarafında 150 yaşında bir bahçıvan evi, Huis van Mien; kır tarafında ise ilk petrol istasyonlarından biri, Villa Jongerius. Artık ikisi de anıt.]]></summary></entry><entry><title type="html">Sis</title><link href="/2025-11-01/skeleton-crew" rel="alternate" type="text/html" title="Sis" /><published>2025-11-01T08:00:00+00:00</published><updated>2025-11-01T08:00:00+00:00</updated><id>/2025-11-01/skeleton-crew</id><content type="html" xml:base="/2025-11-01/skeleton-crew"><![CDATA[<p>Banyo uzadıkça sıcağa alışıyor tenim, sıcaklığı daha da yükseltiyorum. Buhar gitgide yoğunlaşıyor. Duşun ıslatmadığı yerlerim hafifçe titriyor. Hemen o yanımı döndürüyorum suya. Bu sefer diğer yanım banyo perdesine sürtüyor. Ne iğrenç, yapışkan bir temas. Hemen duvara doğru siniyorum. Böylece, daracık bir köşede, çıplak ve iki büklüm, dönüp duruyorum. Kalışımı uzatmak için suyun sıcaklığını artırmaktan başka çarem yok. Bundan zevk alıyorum — zavallı bir durumdayım. Kirpiklerim birbirine yapışmış, gözlerimi açamıyorum. Suyun sesi her şeyi bastırıyor. Yalnızca derimle yaşıyorum.</p>

<p>O kış gecesi de böyle yaşıyordum. Dışarıda yoğun, sıcak bir sis vardı. Kirpiklerimde su damlaları, vücudum iyice ıslanmış, ağır ve yapışkan havayı beraberimde sürüklüyordum. Soldaki brutal binanın üzerinde, yukarıdan aşağı “Burn the Village” yazısı, sarımtırak lambalarla aydınlatılmış — lambaların halesi harfleri daha da büyütüyordu. Bir yanım titreyiverdi.
<!-- more --></p>

<p>Yolun altgeçide daldığı yerde hava değişti. Beton tünel rüzgarı huniledi, cam ve çelikten bir kompleks her yanı sardı. Sonra tünel bitti ve kavşak açıldı. Frenleri sıktım ama yavaşlayamıyordum; hafifçe yükseldim, kaslarım gerildi, yay gibiydim. Frenler çalışmıyordu; ayaklarım pedalı kavramaya çalışıyordu, derken topuğum kayıverdi. Selenin üzerine düştüm. Kıyafetlerim yapıştıkları yerden oynayınca, sis içime nüfuz etti. Ürperti ense köküne kadar tırmandı. Frenlerim nihayet tuttu. Önümdeki alay da yavaşladı. Kavşaktaydım, iç içe geçmiş bisiklet ışığı, bina aydınlatması, araba farı ve sokak lambalarıyla parlıyordu, ışık huzmeleri grinin tonlarıyla çarpışıyordu. Azıcık önümdeki kırmızı trafik ışığı kavşağı yönetiyordu.</p>

<p>Sisten belirip karşıma gelinceye kadar, yolun karşısındaki araba farlarının güçlü ışıkları ile her birinin gölgesini bir önündekine düşürüyordu. Sınırları belli olan akış bulanıklaşıyor, bisiklet ve sürücü birleşiyor, yüzler ortadan kalkıyordu. Binlerce bisiklet geçiyordu önümden ama ben sisin çağırdığı tek bir hayalet görüyordum. Ardı arkası kesilmiyordu. Sessiz alay anında can pazarına dönüşebilirdi, meğer ki kırmızı kılavuz ışığı sönüverseydi. Güneş altında bunların hiçbiri olmazdı — ne hayalet sürüsü, ne ritüel, yalnızca işe gidiş. Ne kadar zamandır buradaydım?</p>

<p>Aslında yalnızca iki dakika beklemiştim. Sağıma ve soluma baktım. Daracık yolda omuz omuza sıkışmıştık. Önlerine bakıyorlardı insanlar. Hiç kimseyi yakalayamadım. Gerçi göz göze gelsek, n’olacaktı, gözlerimizi kaçıracaktık. Sonra ışık bize yeşil yandığında, aynı alaya katılacaktık. Belki o an hayaletin bir parçası değildim, ama hayaletten farkım da yoktu. Son birkaç saniye daha izledim ışık oyununu, grinin yüzlerce tonunu. Bisikletten inebilirdim, o anı dondurabilirdim — bir fotoğraf, tüm o hareketin karşısında yalnızca hareketsizliğimin altını çizerdi. Ama bir selfie… ben ve yüzsüzler, hayalet. Bu bir selfie’nin tüm amacını mahveder miydi, yoksa nihayet yerine mi getirirdi?</p>]]></content><author><name>Ali Ozbakir</name></author><category term="essays" /><category term="solitude" /><summary type="html"><![CDATA[Banyo uzadıkça sıcağa alışıyor tenim, sıcaklığı daha da yükseltiyorum. Buhar gitgide yoğunlaşıyor. Duşun ıslatmadığı yerlerim hafifçe titriyor. Hemen o yanımı döndürüyorum suya. Bu sefer diğer yanım banyo perdesine sürtüyor. Ne iğrenç, yapışkan bir temas. Hemen duvara doğru siniyorum. Böylece, daracık bir köşede, çıplak ve iki büklüm, dönüp duruyorum. Kalışımı uzatmak için suyun sıcaklığını artırmaktan başka çarem yok. Bundan zevk alıyorum — zavallı bir durumdayım. Kirpiklerim birbirine yapışmış, gözlerimi açamıyorum. Suyun sesi her şeyi bastırıyor. Yalnızca derimle yaşıyorum. O kış gecesi de böyle yaşıyordum. Dışarıda yoğun, sıcak bir sis vardı. Kirpiklerimde su damlaları, vücudum iyice ıslanmış, ağır ve yapışkan havayı beraberimde sürüklüyordum. Soldaki brutal binanın üzerinde, yukarıdan aşağı “Burn the Village” yazısı, sarımtırak lambalarla aydınlatılmış — lambaların halesi harfleri daha da büyütüyordu. Bir yanım titreyiverdi.]]></summary></entry><entry><title type="html">Davetsiz yardım</title><link href="/2025-10-31/unsolicited" rel="alternate" type="text/html" title="Davetsiz yardım" /><published>2025-10-31T17:00:00+00:00</published><updated>2025-10-31T17:00:00+00:00</updated><id>/2025-10-31/unsolicited</id><content type="html" xml:base="/2025-10-31/unsolicited"><![CDATA[<p>B, iş için Bursa’ya gidecekti — ben daha o cümle bitmeden Teferrüç’te ayrılıp yukarıda koşmayı planlamaya başlamıştım bile. Bir teneffüse ihtiyacım vardı.</p>

<p>“Karşı sokaktaki pastanede kahve vardır” demişlerdi. Pastane yoktu. Kahve de. Çay bahçesi henüz açılmamıştı. Üstümü değiştirmek için başka bir yer bulamadım. Çay bahçesinin tuvaletine girdim. Seksenlerin petrol ofisi helalarının korunmuş nadir bir örneğiydi. Pantolonumun paçası yere değecek diye ödüm bokuma karışıyordu. Askı olarak kullanabileceğim tek şey kapanmayan kapının kulbuydu.</p>

<p>Teleferik kabininde, fanilalarının üzerine ince siyah deri ceket geçirmiş iki adam — az önce, yalnızca kadınlardan oluşan bir kabine alınmayınca “sanki ırzlarına geçcez amına koyiim” diyenlerden başkası değildi. “Gaste lazım lan.” “N’apcaz lan gasteyi, götümüze mi sokcaz.” “Lan olum fanlenin içine sokcan, soğuğu kesçek.” Hemen yanlarında, üzerinde yalnızca bir Hawaii gömleği ve hasır şapkasıyla oturan turist — benim bulamadığım kahveyi bulmuştu — hiç istifini bozmadan tebessüm ediyordu.</p>

<p>Sarıalan’da sis o kadar yoğundu ki dolmuşlar çalışmıyordu. Taksiye bindim. Şoför uzattıkça uzatıyordu — efendim ta ne zaman, bir akşam taksi durağında çilingir sofrası kurmuş içiyorlarmış. Birden içeri bir adam dalmış: “Yardım edin, karım hasta… Uludağ’dan buz lazım!” Ta Volfram madeninin olduğu çanağa çıkmış, kalıp kalıp buz kesip getirmiş. Dışarıya bakıyordum, şoföre dönemiyordum. Göknarların kozalakları yukarıya doğru, ibreleri kısacık ve sık.</p>

<p>Saat on ikiydi. Hâlâ koşmaya başlamamıştım.</p>

<p>Asfalt bitti. Kötü hava artık aşağıda kalmıştı. Güneş tam tepedeydi. Sabahtan bu yana ilk defa üşümüyordum. Patikada benden başka kimse yoktu. Bacaklarım bedenimden hızlı gitmek istiyordu. Ara ara bir pınardan gelen su sesiyle bölünüyordu sessizlik. Küçük vadiler ve sırtların patikayla buluştuğu yerlerde yol kıvrılıyor, her dönüşte azıcık daha dikleşiyordu.</p>

<p>Kalbimin atışını kulaklarımda duyuyordum. Kuruntu mu, yoksa sessizlik yüzünden mi? Sol ayağım tutukluk yapıyordu; bacak değil sanki odun. Neredeyse bir saatin sonunda, Keşiştepe’ye çıkacak dik yamacın başına varabilmiştim. Tırmanmaya başladım. Şakaklarıma elimi götürünce, damarı elimde hissettim. Artık yol yoktu, belli belirsiz bir izi takip ediyordum. Yamacın en dik yerinde aşınarak genişlemiş bir kaya eklemine bağlanmıştım. İyice daralıp, bir oluk halini almıştı. Az yukarıda oluğun içi buzla dolmuştu. Sol tarafı üç metrelik bir kayaydı. Ayakkabılarım ne tırmanmaya ne de buzda yürümeye uygundu. Tereddüt etmeden sırtımı dağa döndüm.</p>

<p>İnişte ritmimi yeniden buldum. Şimdi bedenim bacaklarımın önünde gidiyordu. Asfalta kavuşup aşağı doğru hızlanırken, her adımım hafifliyordu. Belki, sol bacağım odun olmayabilirdi. Yol boyunca ayı, geyik, yabandomuzu ve kurt çıkabilir levhalarını görüyordum. Şunun şurasında yedi kilometre yolum kalmıştı. Yol virajlı ve boş olduğu için araçlar yolun ortasına kayıyordu. Gelen arabaların beni görmesi için ters yön emniyet şeridinden koşuyordum. Ne var ki, göz göze gelmemizle beraber sanki beni avlamak istermişçesine yolun ortasından kendi şeritlerine ve sonra emniyet şeridine doğru kayıyorlardı. Sürücülerin kafalarını yakalamış olmalıydım ki, bedenleri de bana doğru geliyorlardı.</p>

<p>Arkamda bir araç yanıma kadar gelip yavaşladı. İçi adamlarla doluydu. Sürücü bir eli direksiyonda olduğu halde camdan beline kadar çıkmış bana gülüyordu. Arapça konuştuğu için anlayamıyordum. Direksiyonu bırakıp sol işaret parmağıyla beni, sağ baş parmağıyla arka koltuğu işaret ediyordu. Arka koltuktaki adamlar balık istifi gibi dizilmişlerdi. Hayır! N’olur başka bir şey deseydi, baldırımdan kan akıyor ya da arkamdan ayı kovalıyor olaydı. Kan beynime sıçradı, ileriyi göstererek defol git diye bağırdım. Bütün manyaklar beni mi buluyor! Araç uzaklaştı.</p>

<p>İyilik etmek istemişmiş. Göt. Ne yanlış gördün ki? Ne diyeceksin, “Yok abi, o manada değil de, hani ayı çıkabilir.” İyilikmiş, sokmuşum yardımına.</p>

<p>Tamamen sıyırıyordum.</p>

<p>Sarıalan’a neredeyse aynı anda vardık. Arabadan çıkarken göz göze geldik. Gülmüyordu artık. Ben ise gülmemek için yanağımın içini ısırıyordum. Hiç vakit kaybetmeden teleferiğe yetiştim. Kabinde tek başınaydım. Temiz kıyafetlerimi üzerime giydim, sandviçimi yedim. Teleferiğin vasistasını açtım. Şimdi bir de gazete olsa ne iyi olurdu.</p>]]></content><author><name>Ali Ozbakir</name></author><category term="essays" /><category term="solitude" /><summary type="html"><![CDATA[B, iş için Bursa’ya gidecekti — ben daha o cümle bitmeden Teferrüç’te ayrılıp yukarıda koşmayı planlamaya başlamıştım bile. Bir teneffüse ihtiyacım vardı. “Karşı sokaktaki pastanede kahve vardır” demişlerdi. Pastane yoktu. Kahve de. Çay bahçesi henüz açılmamıştı. Üstümü değiştirmek için başka bir yer bulamadım. Çay bahçesinin tuvaletine girdim. Seksenlerin petrol ofisi helalarının korunmuş nadir bir örneğiydi. Pantolonumun paçası yere değecek diye ödüm bokuma karışıyordu. Askı olarak kullanabileceğim tek şey kapanmayan kapının kulbuydu. Teleferik kabininde, fanilalarının üzerine ince siyah deri ceket geçirmiş iki adam — az önce, yalnızca kadınlardan oluşan bir kabine alınmayınca “sanki ırzlarına geçcez amına koyiim” diyenlerden başkası değildi. “Gaste lazım lan.” “N’apcaz lan gasteyi, götümüze mi sokcaz.” “Lan olum fanlenin içine sokcan, soğuğu kesçek.” Hemen yanlarında, üzerinde yalnızca bir Hawaii gömleği ve hasır şapkasıyla oturan turist — benim bulamadığım kahveyi bulmuştu — hiç istifini bozmadan tebessüm ediyordu. Sarıalan’da sis o kadar yoğundu ki dolmuşlar çalışmıyordu. Taksiye bindim. Şoför uzattıkça uzatıyordu — efendim ta ne zaman, bir akşam taksi durağında çilingir sofrası kurmuş içiyorlarmış. Birden içeri bir adam dalmış: “Yardım edin, karım hasta… Uludağ’dan buz lazım!” Ta Volfram madeninin olduğu çanağa çıkmış, kalıp kalıp buz kesip getirmiş. Dışarıya bakıyordum, şoföre dönemiyordum. Göknarların kozalakları yukarıya doğru, ibreleri kısacık ve sık. Saat on ikiydi. Hâlâ koşmaya başlamamıştım. Asfalt bitti. Kötü hava artık aşağıda kalmıştı. Güneş tam tepedeydi. Sabahtan bu yana ilk defa üşümüyordum. Patikada benden başka kimse yoktu. Bacaklarım bedenimden hızlı gitmek istiyordu. Ara ara bir pınardan gelen su sesiyle bölünüyordu sessizlik. Küçük vadiler ve sırtların patikayla buluştuğu yerlerde yol kıvrılıyor, her dönüşte azıcık daha dikleşiyordu. Kalbimin atışını kulaklarımda duyuyordum. Kuruntu mu, yoksa sessizlik yüzünden mi? Sol ayağım tutukluk yapıyordu; bacak değil sanki odun. Neredeyse bir saatin sonunda, Keşiştepe’ye çıkacak dik yamacın başına varabilmiştim. Tırmanmaya başladım. Şakaklarıma elimi götürünce, damarı elimde hissettim. Artık yol yoktu, belli belirsiz bir izi takip ediyordum. Yamacın en dik yerinde aşınarak genişlemiş bir kaya eklemine bağlanmıştım. İyice daralıp, bir oluk halini almıştı. Az yukarıda oluğun içi buzla dolmuştu. Sol tarafı üç metrelik bir kayaydı. Ayakkabılarım ne tırmanmaya ne de buzda yürümeye uygundu. Tereddüt etmeden sırtımı dağa döndüm. İnişte ritmimi yeniden buldum. Şimdi bedenim bacaklarımın önünde gidiyordu. Asfalta kavuşup aşağı doğru hızlanırken, her adımım hafifliyordu. Belki, sol bacağım odun olmayabilirdi. Yol boyunca ayı, geyik, yabandomuzu ve kurt çıkabilir levhalarını görüyordum. Şunun şurasında yedi kilometre yolum kalmıştı. Yol virajlı ve boş olduğu için araçlar yolun ortasına kayıyordu. Gelen arabaların beni görmesi için ters yön emniyet şeridinden koşuyordum. Ne var ki, göz göze gelmemizle beraber sanki beni avlamak istermişçesine yolun ortasından kendi şeritlerine ve sonra emniyet şeridine doğru kayıyorlardı. Sürücülerin kafalarını yakalamış olmalıydım ki, bedenleri de bana doğru geliyorlardı. Arkamda bir araç yanıma kadar gelip yavaşladı. İçi adamlarla doluydu. Sürücü bir eli direksiyonda olduğu halde camdan beline kadar çıkmış bana gülüyordu. Arapça konuştuğu için anlayamıyordum. Direksiyonu bırakıp sol işaret parmağıyla beni, sağ baş parmağıyla arka koltuğu işaret ediyordu. Arka koltuktaki adamlar balık istifi gibi dizilmişlerdi. Hayır! N’olur başka bir şey deseydi, baldırımdan kan akıyor ya da arkamdan ayı kovalıyor olaydı. Kan beynime sıçradı, ileriyi göstererek defol git diye bağırdım. Bütün manyaklar beni mi buluyor! Araç uzaklaştı. İyilik etmek istemişmiş. Göt. Ne yanlış gördün ki? Ne diyeceksin, “Yok abi, o manada değil de, hani ayı çıkabilir.” İyilikmiş, sokmuşum yardımına. Tamamen sıyırıyordum. Sarıalan’a neredeyse aynı anda vardık. Arabadan çıkarken göz göze geldik. Gülmüyordu artık. Ben ise gülmemek için yanağımın içini ısırıyordum. Hiç vakit kaybetmeden teleferiğe yetiştim. Kabinde tek başınaydım. Temiz kıyafetlerimi üzerime giydim, sandviçimi yedim. Teleferiğin vasistasını açtım. Şimdi bir de gazete olsa ne iyi olurdu.]]></summary></entry></feed>