Davetsiz yardım

B, iş için Bursa’ya gidecekti — ben daha o cümle bitmeden Teferrüç’te ayrılıp yukarıda koşmayı planlamaya başlamıştım bile. Bir teneffüse ihtiyacım vardı.

“Karşı sokaktaki pastanede kahve vardır” demişlerdi. Pastane yoktu. Kahve de. Çay bahçesi henüz açılmamıştı. Üstümü değiştirmek için başka bir yer bulamadım. Çay bahçesinin tuvaletine girdim. Seksenlerin petrol ofisi helalarının korunmuş nadir bir örneğiydi. Pantolonumun paçası yere değecek diye ödüm bokuma karışıyordu. Askı olarak kullanabileceğim tek şey kapanmayan kapının kulbuydu.

Teleferik kabininde, fanilalarının üzerine ince siyah deri ceket geçirmiş iki adam — az önce, yalnızca kadınlardan oluşan bir kabine alınmayınca “sanki ırzlarına geçcez amına koyiim” diyenlerden başkası değildi. “Gaste lazım lan.” “N’apcaz lan gasteyi, götümüze mi sokcaz.” “Lan olum fanlenin içine sokcan, soğuğu kesçek.” Hemen yanlarında, üzerinde yalnızca bir Hawaii gömleği ve hasır şapkasıyla oturan turist — benim bulamadığım kahveyi bulmuştu — hiç istifini bozmadan tebessüm ediyordu.

Sarıalan’da sis o kadar yoğundu ki dolmuşlar çalışmıyordu. Taksiye bindim. Şoför uzattıkça uzatıyordu — efendim ta ne zaman, bir akşam taksi durağında çilingir sofrası kurmuş içiyorlarmış. Birden içeri bir adam dalmış: “Yardım edin, karım hasta… Uludağ’dan buz lazım!” Ta Volfram madeninin olduğu çanağa çıkmış, kalıp kalıp buz kesip getirmiş. Dışarıya bakıyordum, şoföre dönemiyordum. Göknarların kozalakları yukarıya doğru, ibreleri kısacık ve sık.

Saat on ikiydi. Hâlâ koşmaya başlamamıştım.

Asfalt bitti. Kötü hava artık aşağıda kalmıştı. Güneş tam tepedeydi. Sabahtan bu yana ilk defa üşümüyordum. Patikada benden başka kimse yoktu. Bacaklarım bedenimden hızlı gitmek istiyordu. Ara ara bir pınardan gelen su sesiyle bölünüyordu sessizlik. Küçük vadiler ve sırtların patikayla buluştuğu yerlerde yol kıvrılıyor, her dönüşte azıcık daha dikleşiyordu.

Kalbimin atışını kulaklarımda duyuyordum. Kuruntu mu, yoksa sessizlik yüzünden mi? Sol ayağım tutukluk yapıyordu; bacak değil sanki odun. Neredeyse bir saatin sonunda, Keşiştepe’ye çıkacak dik yamacın başına varabilmiştim. Tırmanmaya başladım. Şakaklarıma elimi götürünce, damarı elimde hissettim. Artık yol yoktu, belli belirsiz bir izi takip ediyordum. Yamacın en dik yerinde aşınarak genişlemiş bir kaya eklemine bağlanmıştım. İyice daralıp, bir oluk halini almıştı. Az yukarıda oluğun içi buzla dolmuştu. Sol tarafı üç metrelik bir kayaydı. Ayakkabılarım ne tırmanmaya ne de buzda yürümeye uygundu. Tereddüt etmeden sırtımı dağa döndüm.

İnişte ritmimi yeniden buldum. Şimdi bedenim bacaklarımın önünde gidiyordu. Asfalta kavuşup aşağı doğru hızlanırken, her adımım hafifliyordu. Belki, sol bacağım odun olmayabilirdi. Yol boyunca ayı, geyik, yabandomuzu ve kurt çıkabilir levhalarını görüyordum. Şunun şurasında yedi kilometre yolum kalmıştı. Yol virajlı ve boş olduğu için araçlar yolun ortasına kayıyordu. Gelen arabaların beni görmesi için ters yön emniyet şeridinden koşuyordum. Ne var ki, göz göze gelmemizle beraber sanki beni avlamak istermişçesine yolun ortasından kendi şeritlerine ve sonra emniyet şeridine doğru kayıyorlardı. Sürücülerin kafalarını yakalamış olmalıydım ki, bedenleri de bana doğru geliyorlardı.

Arkamda bir araç yanıma kadar gelip yavaşladı. İçi adamlarla doluydu. Sürücü bir eli direksiyonda olduğu halde camdan beline kadar çıkmış bana gülüyordu. Arapça konuştuğu için anlayamıyordum. Direksiyonu bırakıp sol işaret parmağıyla beni, sağ baş parmağıyla arka koltuğu işaret ediyordu. Arka koltuktaki adamlar balık istifi gibi dizilmişlerdi. Hayır! N’olur başka bir şey deseydi, baldırımdan kan akıyor ya da arkamdan ayı kovalıyor olaydı. Kan beynime sıçradı, ileriyi göstererek defol git diye bağırdım. Bütün manyaklar beni mi buluyor! Araç uzaklaştı.

İyilik etmek istemişmiş. Göt. Ne yanlış gördün ki? Ne diyeceksin, “Yok abi, o manada değil de, hani ayı çıkabilir.” İyilikmiş, sokmuşum yardımına.

Tamamen sıyırıyordum.

Sarıalan’a neredeyse aynı anda vardık. Arabadan çıkarken göz göze geldik. Gülmüyordu artık. Ben ise gülmemek için yanağımın içini ısırıyordum. Hiç vakit kaybetmeden teleferiğe yetiştim. Kabinde tek başınaydım. Temiz kıyafetlerimi üzerime giydim, sandviçimi yedim. Teleferiğin vasistasını açtım. Şimdi bir de gazete olsa ne iyi olurdu.