Sis

Banyo uzadıkça sıcağa alışıyor tenim, sıcaklığı daha da yükseltiyorum. Buhar gitgide yoğunlaşıyor. Duşun ıslatmadığı yerlerim hafifçe titriyor. Hemen o yanımı döndürüyorum suya. Bu sefer diğer yanım banyo perdesine sürtüyor. Ne iğrenç, yapışkan bir temas. Hemen duvara doğru siniyorum. Böylece, daracık bir köşede, çıplak ve iki büklüm, dönüp duruyorum. Kalışımı uzatmak için suyun sıcaklığını artırmaktan başka çarem yok. Bundan zevk alıyorum — zavallı bir durumdayım. Kirpiklerim birbirine yapışmış, gözlerimi açamıyorum. Suyun sesi her şeyi bastırıyor. Yalnızca derimle yaşıyorum.

O kış gecesi de böyle yaşıyordum. Dışarıda yoğun, sıcak bir sis vardı. Kirpiklerimde su damlaları, vücudum iyice ıslanmış, ağır ve yapışkan havayı beraberimde sürüklüyordum. Soldaki brutal binanın üzerinde, yukarıdan aşağı “Burn the Village” yazısı, sarımtırak lambalarla aydınlatılmış — lambaların halesi harfleri daha da büyütüyordu. Bir yanım titreyiverdi.

Yolun altgeçide daldığı yerde hava değişti. Beton tünel rüzgarı huniledi, cam ve çelikten bir kompleks her yanı sardı. Sonra tünel bitti ve kavşak açıldı. Frenleri sıktım ama yavaşlayamıyordum; hafifçe yükseldim, kaslarım gerildi, yay gibiydim. Frenler çalışmıyordu; ayaklarım pedalı kavramaya çalışıyordu, derken topuğum kayıverdi. Selenin üzerine düştüm. Kıyafetlerim yapıştıkları yerden oynayınca, sis içime nüfuz etti. Ürperti ense köküne kadar tırmandı. Frenlerim nihayet tuttu. Önümdeki alay da yavaşladı. Kavşaktaydım, iç içe geçmiş bisiklet ışığı, bina aydınlatması, araba farı ve sokak lambalarıyla parlıyordu, ışık huzmeleri grinin tonlarıyla çarpışıyordu. Azıcık önümdeki kırmızı trafik ışığı kavşağı yönetiyordu.

Sisten belirip karşıma gelinceye kadar, yolun karşısındaki araba farlarının güçlü ışıkları ile her birinin gölgesini bir önündekine düşürüyordu. Sınırları belli olan akış bulanıklaşıyor, bisiklet ve sürücü birleşiyor, yüzler ortadan kalkıyordu. Binlerce bisiklet geçiyordu önümden ama ben sisin çağırdığı tek bir hayalet görüyordum. Ardı arkası kesilmiyordu. Sessiz alay anında can pazarına dönüşebilirdi, meğer ki kırmızı kılavuz ışığı sönüverseydi. Güneş altında bunların hiçbiri olmazdı — ne hayalet sürüsü, ne ritüel, yalnızca işe gidiş. Ne kadar zamandır buradaydım?

Aslında yalnızca iki dakika beklemiştim. Sağıma ve soluma baktım. Daracık yolda omuz omuza sıkışmıştık. Önlerine bakıyorlardı insanlar. Hiç kimseyi yakalayamadım. Gerçi göz göze gelsek, n’olacaktı, gözlerimizi kaçıracaktık. Sonra ışık bize yeşil yandığında, aynı alaya katılacaktık. Belki o an hayaletin bir parçası değildim, ama hayaletten farkım da yoktu. Son birkaç saniye daha izledim ışık oyununu, grinin yüzlerce tonunu. Bisikletten inebilirdim, o anı dondurabilirdim — bir fotoğraf, tüm o hareketin karşısında yalnızca hareketsizliğimin altını çizerdi. Ama bir selfie… ben ve yüzsüzler, hayalet. Bu bir selfie’nin tüm amacını mahveder miydi, yoksa nihayet yerine mi getirirdi?