Imagine, Being There

Van Zijstweg’den şehre doğru giderken, zamanda bir yolculuk yaptığımı hissederim. Bu yol boyunca ve üzerindeki köprüden Merwedekanaal’i geçerken, aynı zamanda Utrecht’in yüz yıl önceki kent–kır sınırını geçiyorum. Bu sınır başlangıçta çok açıktır: sadece kanalın kendisi değil, üzerinden geçen yolun güneyinde yer alan Veilinghaven’in minyatür liman dokusu ile kuzeyindeki Jaarbeurs’un devasa otoparkı, alçak sanayi tipi yapıları… Gündüz buradan geçerken kanalda kürek çekenler, kanal boyunca koşanlar; kanalın kavisi sayesinde güneyde artan derinlik ve batıda uzaktan görülen Transwijk parkının ağaçları içimi açar. Mutlu hissederim. Diğer taraftan, sınır bulanıktır: kent tarafında 150 yaşında bir bahçıvan evi, Huis van Mien; kır tarafında ise ilk petrol istasyonlarından biri, Villa Jongerius. Artık ikisi de anıt.

Akşamları burası başka bir yere dönüşür. Merwedekanaal’in Croeselaan’a bağlandığı son kısımdaki apartman bloklarını saymazsam burada pek yaşayan da yoktur. O yüzden geceleri iyice karanlık ve ıssız olur. Gündüz ne kadar ferahsa akşamları o kadar tekinsiz.

İlk defa 15–20 sene önce, oldukça soğuk bir kış akşamı, Van Zijstweg’den şehre doğru bisikletimle giderken gördüm onu. Henüz Rabobank’in devasa binası, Jaarbeurs’un Croeselaan’a bakan tarafındaki yüksek katlı konutlar yoktu. Hatta sanırım Veilinghaven’in gerisindeki apartman blokları da yeni yapılıyordu. Böylece baktığım yönde hiçbir engel yoktu. Köprüyü geçerken, kendi kendine yanan ve sönen, araba, bisiklet ve yaya trafik lambalarına hükmeden yedi katlı Gebouw Zilver’in üzerindeki devasa neon pano, ıssız kavşağın başında yolumu kesti. Neon ışıkları ritmik olarak yanıp sönüyor, kırmızı ve mavi arka arkaya titriyor, adeta yalnızca benimle konuşuyordu. İçinde hareket ettiğim hava ne kadar soğuksa, kırmızısı o kadar sıcak ve hayat doluydu; soğuk ıssızlıkla örülmüş boşlukta bana bir davet sunuyor, yalnızlığımda hayranlık ve haz uyandırıyordu.

Mavi “Imagine” gerçekliği, aklı ve sükûneti fısıldıyordu; kırmızı “Being there” ise sıcacık, canlı bir çağrıydı — içimde hafif bir titreme, kalbimde ise tuhaf bir ısınma bırakıyordu. Sırasıyla büyük harflerle yazılan bu iki kelime, aynı yerde yanıp sönüyor, boşluğu dolduruyor ve yalnızca benimle konuşuyor gibiydi. Keskin kenarlı mavi “Imagine” önce beliriyor, kısa bir aradan sonra içi dolu, yuvarlak hatlı kırmızı “Being there” onun içine sanki sıkışıyor; ritmik ışıklarıyla o ıssız kavşağı hem davetkar hem de büyüleyici kılıyor, merak, hayranlık ve hazzı canlı tutuyordu.

Neonun ritmi bana yaklaşırken, mesafe kısaldı ve dışsal tehlike beklentim yerini başka bir şeye bıraktı: kent kıyısında, iç sesimle istemediğim bir yüzleşmeye. Mesajlardan yalnızca birini okumuş olsaydım keşke… Ama hayır: “Imagine”, “Being there”, “Imagine” ardı ardına yanıp sönüyordu. Mavi, gerçekliği, akılcılığı, sükûneti ve tılsımıyla sezdiriyordu; kırmızıysa sıcaklık, canlılık ve hayalin çağrısıyla orada olmayı arzulatıyordu. Ayrıca herhangi bir şeyi düşlemeye davet etmiyordu; “here” değil, “there” – orada olmayı düşle, burayı boşver diyordu adeta. Bir yerleri hayal etmeye çalıştım; ama arzuladığım hiçbir yer yoktu.

Pedalı çevirdikçe zincirden gelen tıkırtı ağırlaştı; soğuk hava keskinleşiyordu, her nefes içimde buharlaşıp geri çekiliyordu. İlerliyordum ama gidemiyordum. Sanki yol benden uzaklaşıyordu; bisiklet kendi ekseninde dönüyordu. O an anladım: sorun dönmekte değildi, yola koyulmanın kendisindeydi. İçimdeki yay kırılmışti, hareketin anlamı boşluğa karışmıştı.

“Being there” yandığında ne palmiye ağaçlarıyla bezeli tropik bir ada, ne dağda sıcak bir kulübe, ne etrafımda sevdiklerimle çevrili bir ev, ne de sıcak, “gezellig” bir yer hayal edebildim. Hatta hepsi bana yanlış geldi; tıpkı mesajlardaki renkler gibi: hayal, fantazi kırmızı olmalıydı; gerçek, var olmak mavi. Burası bir seçenek değildi. Hayallerime mazhar olan bir yer de değildi. Tatminin başka bir yerde olduğuna dair bir mit gibiydi. Orası da belirsizdi ya! Hayallerim bittiği yere mi gelmiştim? Acaba boşluk muydu bu, kendi uçurumuma bakmak?

İçimde bir boşluk olduğunu hissettim; nefesimi tutmuş, bisikletin üzerinde bir an donup kalmıştım. Kalbim hızla atıyordu, ellerim gidonun soğuk metaline yapıştı; yüzümde ince bir ter vardı. Başım hafifçe döndü. Tedirginlikle birlikte başka bir şey yükseldi — tehlikenin verdiği tuhaf bir haz; derinin altından geçen soğuk bir elektrik. Bu, zihinsel bir tahlilden çok, bedenimde doğrulanan bir deneyimdi: kendi uçurumumu izliyordum.

Asıl sorun nostos, yani ‘eve dönüş’ isteği değil; sorun gitme yetisinin, yola koyulma becerisinin yokluğu — pompe’nin kaybı. Tabela bana sürekli ‘orada bir yer var’ diyordu, ama aynı anda o ‘orada’nın var olmayışı, ayrılma yetisinin elinden alınmış olduğunu hissettirdi. Kentin yüceliği artık taşların büyüklüğünde değil; vaat ile çürüme arasındaki gerilimde okunuyordu.

Panonun ışıkları her sönüp yeniden yandığında, harflerin kenarında ince bir kararma beliriyordu; zaman, panonun yüzeyini değil, vaadini aşındırıyordu. Şehrin yüceliği artık yüksek binalarda, parlak camlarda değil; o kararma anında, vaat ile çürüme arasındaki kılcal gerilimde görünür oluyordu. Işığın her yanıp sönüşü hem kentin hem de benim içimin sınırlarını yokluyordu.

Utrecht’ten ayrılıp İstanbul’a döndüğüm, orada yaşadığım on yıl boyunca zaman zaman aklıma gelirdi bu pano. Bir anıdan çok, adını koyamadığım, çözemediğim bir şeydi. Yıllar sonra şehre geri döndüğümde aynı ilanı daha cılız bulmuştum. Harflerden biri de daha cansızdı. On sene sonraki ilk karşılaşmam bana yeniden aynı hissi yaşatmıştı. Geçen kıştan bu yana ise ışıklarını kapattılar; artık akşamları belli bile değil. Hatta gündüzleri, “Imagine”in çerçevesinin daha belirgin olduğuna kanaat getirdim. Soluklaşan haliyle güçlü mesajı arasındaki gerilim, zamanın geçişiyle temsil ettiği şeyin birbirinden kopuşunu hatırlatıyor.

Yıllar sonra aynı yere döndüğümde, pano neredeyse silinmişti. “Imagine” hâlâ görünüyordu ama “Being there”in sıcaklığı sönmüştü. Işığın yerinde soğuk bir boşluk vardı. Calypso’nun adası kadar sessiz, bir o kadar uzak. Belki de yol hiç bitmemişti — sadece ışığın çekildiği yerde yeniden başlıyordu.

Yıllar sonra öğrendiğimde, hissettiğim şeyin kaynağına dair bir açıklama bulur gibi oldum; ama belki de anlamını bilmek, o ilk karşılaşmanın büyüsünü biraz eksiltti.

Bu panonun ne anlama geldiğini ancak yıllar sonra öğrendim. 2005 yılında Martin ve Inge Riebeek tarafından tasarlanmış. Meğer bu sanat eseriyle ‘cennet neye benzer?’ sorusunu sormak istemişler. Odysseus bile yeryüzündeki cenneti Calypso’nun yanında bulduğunda, hâlâ pompe eksikliğini ve nostos’un ateşini taşıyorsa, nihai yolun sonunu hayal etmek neye yarar?

Kaynakca:

Riebeek, M. & I. (2005). Imagine Being There. Riebeek.net. Erişim: https://riebeek.net/imaginebeingthere.html Martin ve Inge Riebeek’in panosu “Imagine Being There” hakkında kendi sayfaları.