Eşikler

Ayakkabımı bağlarken kaşlarımı çattığımı fark ediyorum. Dışarısı hâlâ karanlık — şafak sökmeye daha bir saat var. Bir önceki akşam her şeyi hazırlamıştım — yine de kapının eşiğinde duruyorum: bir şey unuttum mu? Henüz tekini giydiğim ayakkabımı çıkarıp odaları bir kez daha dolaşıyorum, güya bir eksiği hatırlayacakmışım gibi. Ev uyuyor. Bu çok kötü bir zaman, diyorum kendi kendime. Ama olacaksa şimdi olmalı — uzun bir koşu bu sabahki. Yola çıktıktan sonra geri dönmek, bitirmekten daha zor olacak.

Kapının kapanmasını sırtımda yavaşlatıyorum — kilitleniyor. Bir bisikletin farı karanlığı bölüyor. Zincirinin şıngırtısı, sonra sessizlik. Gelmesiyle gitmesi bir — o da yersiz bir misafir. Patikada doğuya doğru yol alıyorum. Yazın salkım söğütün ağırlaşmış dalları yüzüme çarpar, çalı çırpı patikayı kapatırdı. Ama kışın değmeye çekiniyorlar. Ancak zeminle temas ediyorum — o da ayakkabının kalın tabanı aracılığıyla. Ölçümü bulmak için hâlâ zamana ihtiyacım var. Burnuma giydiğim yeni kıyafetin taze manifatura kokusu geliyor. Suyumdan bir yudum alıyorum; içim ürperiyor. Aynı anda yarım saat önce içtiğim kahvenin tadını tekrar alıyorum. Hazırım.

Altımdaki zeminle birlikte hareket ediyorum. Rüzgârın yönü değişti; şimdi sağımdan geliyor. Ayaklarımın altındaki zeminin altının boş olduğunu nasıl anlarım? Dengemi sağlamak için adımları sıklaştırmamdan. Bunun farkına varınca bir adımımı diğerinin önüne atamıyorum. Duruyorum. Kısacık bir mesafede ve sürede dünya tersine döndü — büyülenmiş gibiyim. Dar bir yaya yolundayım ve yanında tren rayları karayolunun üzerinden geçiyor. Dörder şeritli gidiş ve dönüş trafiği dört metre aşağıda akıyor. Kuzey yönünde makas atan birkaç arabayı yukarıdan izliyorum. Küçük bir hata ile yol alev duvarına dönebilir. Yerinde çakılı bekleyenler ile son surat şerit değiştirenler birbirinden yalnızca birkaç metre uzakta. Ne yaptığımı fark edip harekete geçiyorum.

Şafak meltemi tam karşıdan yüzümü yalayarak geçiyor. Güneş tam da yolun sonundan doğacak. Ufuk kestane kızılı, vişne çürüğü, pamuk şeker pembesine boyanıyor — dağın, taşın rengi. Renk geçişleri, kenarları düzensiz, hareketli. Demek ufkun hemen üzerinde bulutlar var. Güneş doğduktan kısa süre sonra bulutların üzerine çıkacak. Ne olurdu sanki güneş olduğu yerde kalsa? Yüzümü beceriksiz bir gülümseme kaplıyor — suratım donduğu için olsa gerek. Adımlarım hızlanıyor.

Ana yoldan sapıp orman yoluna giriyorum. Artık ormanla beni ayıran Kromme Rijn deresini geçen ahşap bir köprü. Üzerim ağaç örtüsüyle kaplı. Beraberimde taşıdığım buz kestiğim soğuk havayla, yapışkan hava yer değiştiriyor. Toprak zeminden fışkırmış ağaç köklerinin üzerinden atlayarak devam ediyorum. Düzensiz orman patikalarında rastgele koşuyorum. Ne zaman bir yol ayrımıyla karşılaşsam kuzeye doğru gideni seçiyorum. Ormanda çok uzun kalamam.

Beni gökkuşağı karşılıyor. Kolumu hafifçe kaldırıp, her bir rengi parmaklarımla dokunarak sayıyorum. Önce hızlıca mordan kırmızıya doğru. Hâlâ orada, bu sefer acele etmeden, geriye, kırmızından mora. Renkler ne kadar berrak, sınırları ne kadar net. Ardında gri gökkubbe olduğu için herhalde. Ardımda kalan orman daha sarımtrak bir renkle doluyor. Ormanın tozunu, dumanını, neminin hareketini seyrediyorum. Bir örümcek sallanıyor kayın yaprağının tırnaklı kenarından. Tekrar önüme dönüyorum. Bu gördüğüm ne ilk ne de son gökkuşağı. Fakat gördüklerimin en heybetlisi.

Gökkuşağını kovalıyorum artık.

Kromme Rijn deresinin kenarına gelmişim bile. Genişçe ahşap bir köprüyü aşıyorum ve derenin güney kıyısındaki balçık patikaya varıyorum. Dere geniş, sağlı sollu sazlıkla bezeli, envai su kuşu şakalaşıyor, kahkaha atıyorlar. Bir geçide giriyorum.

Hiçbir şey görmüyorum. Tavan saçlarımı sıyırıyor. Hızlanıyorum. Burnuma idrar ve dışkı kokusu geliyor. Uğultu kesikli, pes — sanki ses benimle birlikte hareket ediyor. Geçidin üstünden ara ara araçlar geçiyor. Gözlerim karanlığa alışınca evsiz yatakları görüyorum. Yavaşladım. Bastığım şey bir uzuv değilmiş. Burada uyumak istemem ama uyuyabilirim. Bu kadar karanlığa, tekinsizliğe rağmen korkmuyorum. Ne tuhaf, güneydeki viyadükte ne kadar huzursuzdum oysa. Geçitten sonra derenin öbür yanında sayfiye tipi müstakil evler başlıyor. Çamurlu yol kurudu. Tekrar hızlanıyorum. Artık sert zeminde koşuyorum.

Az sonra şehrin içine giriyorum. Pieter Baan Centrum yanından geçiyorum. Yüksek güvenlik duvarı ve dikenli tellerle örülü, derenin kenarında, patikanın sonu. Demir çit, kameralar, gözetleme noktaları, dosya kağıdı büyüklüğünde pencereleri tellerle kapalı. Son beşyüz metre… Anahtarı çeviriyorum, nefesim ve nabzım saniyeler içinde normale dönüyor. Ev sessizdi çıkarken, şimdi ise bomboş. Saat daha 9:00 bile olmadı. Gün yeni başlıyor ama ben bir ömür yaşadım.