Muscari

Parmak, basamak, çanak ve çatlak; eşik, çentik, kılçık ve V-çentik; rampa, Şeytan rampası, Şeytan deresi; balıksırtı, bıçaksırtı, akıntı, çıkıntı; kanal, kale, doruk ve oluk; duvar, kulvar; set, bant, bel, omuz, yüz, burun, boyun, göze, parmak, beşparmak; amfitiyatro; baca, dihedral, geçit, hörgüç; kütle, mahmuz; negatif, pozitif; balkon; yamaç, dölek, su oluğu; vadi ve zirve; çarşak, çarşak, çarşak, çarşak, çarşak, çarşak, çarşak, …

Omurlarımın arası açılıyor, kavisin düğümü kalçama kadar indi. Omuzlarım geriye çıkıyor, kürek kemiklerim birbirine değecek. Ensem sıkıştı. Çenem yükseliyor. Dönüşüyorum, kendi içimden çıkacağım. Nefesimi tutmuşum. Boğulacak gibiyim. İçimdekini bıraktım. Şimdi daha sıkı basıyorum. Ayakkabılarıma doğru bakıyorum. Toprak meleği yapmışım. Dönüşüyorum, titreşiyorum, uçuyorum, bakın bana şimdi.

Başımı kaldırıyorum, kalan yol hiç değişmemiş. Ayakkabıma küçük bir taş parçası girmiş ve çiziyor. Duramıyorum. Durup da çıkaramıyorum. Başımdan akan, damlayan sıcak ter gözümde birikiyor. Terli elimle, başparmağımın tabanıyla siliyorum. Gözümü daha çok yakıyor. Gözümü açtım — keçi boku.

Aladağlar, beni — Cuma akşamı bir buçuk milyon, bin beş yüz ya da bir buçuk liralık bira ile Pazartesi sabah 8:30 kalkülüsü arasında sıkışmış prekaryayı — alır; o beyhude heyecanımı büyütür, dallandırıp budaklandırır ve bir kuruma dönüştürür.

Dağı arzuluyorum. Burayı değil. İstanbul’dan Niğde’ye açık otobüs bileti, on iki saat; yol boyunca ördek gibi toplanan, orta koridoru sağlı sollu dolduran istiflenmiş amcalar, koltuklarının üzerinde kasket bulutu. Tan ışığında Hasandağı otoyolun doğusunda kalıyor, gölgesi batıya uzanıyor, daha saatler var. Niğde’ye varış, minibüs, sigara kokusu sinmiş koltuk minderi; sonra yolçatında inip bir saat yürüyüş. Bir önceki akşam yedi sularında binip öğleden sonra çarşağa varmak.

Geri tırmanıyorum. Tek ayağım önümde, diğeri kaya göbeğinin altında bir yerde, basamak arıyor, yüzün üzerinde geziniyor, çıkıntıları hissetmeye çalışıyor. İki büklüm oldum. Soğuk ter… Tuttuğum yerlerden birisi çürük, diğeri değil. Hiç de haz almıyorum. Keşke bitse. Sırtımdaki çanta ağırlaşıyor. Saatler geçti. Bir dahaki gelişimde buradan inmeyeceğim. Bir dahaki sefer şu sırttan inerim. En azından yüzüm vadiye döner. Yüzümü vadiye dönüyorum. İki elimi dizlerime dayayıp öne doğru eğiliyorum. Vadi tabanı. Geçen yüzyıldan kalma paslanmış bir konserve tenekesi, sığırkuyruğu, çoban yastığı ve o muscari.

Derin mavi, gök mavisi, bulut beyazı… Çok küçük beş altı sıra çiçekten oluşuyor. En üstteki çiçekler lavanta ile leylak mavisi, uçları kapalı ampul gibiler. Aşağı doğru bulbların ağızları açılıyor. Dişleri ise beyaz. Arap sümbülü, dağ sümbülü epi topu üç santimetre — dağın buz ve gök mavisini, gece bivakının, donmuş ayak başparmağının morunu, kar, buz ve bulut beyazını taşıyor. İsmiyle müsemma — Muscari neglectum: ihmal edilmiş, gözden kaçırılmış.

Utrecht’te verandamda duruyor.